Yaşayanlar bilir, üniversite hayatınızı politik bir aktivist, bir sosyalist olarak geçirmişseniz, okul bitip de taşradaki memleketinize döndüğünüzde, memleket aynı ise de siz artık aynı değilsinizdir. Solcu koşuşturmaların öğrencilik dönemine ait olduğu ve iş güç sahibi olunca biteceğine dair etrafınızdaki beklenti bir yana, yaşamınızın kalanında isteyeceklerinizi gönlünüzce yapabileceğiniz zamanın hayli daraldığı gerçektir. Öğrencilik bitmiştir. Yaşam tercihlerini belirleme zamanıdır. Okuduğunuz bölüm sizi bir meslek sahibi yapıyor ve siz de o mesleği yapıyorsanız, meslek grubundaki sendikanızda, üye olduğunuz meslek odanızda inandıklarınız için mücadele etmeye bir biçimde devam edebilirsiniz. Keza akademisyenliği tercih ettiyseniz, kurumdaki baskılar bir yana alanınızdaki üretiminiz ile inandıklarınıza katkınız devam eder. Faaliyetiniz normal karşılanır. Peki ya yapacağınız iş bu tür olanaklardan yoksunsa? O zaman ilk seçenek, bir seçmen olarak dışarıdan gözlem yapmak, eski dostlarınızla dayanışmayı koparmadan hayatınıza devam etmektir. Daha da kolayı, yaşamınızda bunlara hiç yer vermeksizin bambaşka bir hayatı yeniden inşa etmektir. Sınıf atlama olanaklarına bağlı olarak kişi için iyi bir alternatiftir. Yok ben inançlarımın ve itirazlarımın peşinde koşacağım derseniz, başta en yakınlarınız olmak üzere etrafınızda şu söz yankılanmaya başlar, ‘madem politika yapacaksın git ciddi/gerçekçi bir yerde yap’.

Burada iyi niyetli bir biçimde önerilen, temsil gücü yüksek, kitlesel partilerde yer almandır. Hadi daha açık yazalım CHP’de olman, hatta kariyer planlarında siyasete yer ayırmandır. İşin doğrusu, etrafta hayatının bir döneminde sosyalist yapılarda yer alıp daha sonra güçlü, güvenli limanlara sığınmış hayli sayıda örnek de mevcuttur. O büyük partilerin benim gibi isimlerin partilerine katılması fikrinden zaten hoşlanmıyor olmaları bir yana, derdinin politika yapmak ya da kariyer planlaması olmadığını en yakınlarına anlatamamış olman hazindir. İşin aslı bu bahsedilen politik kulvar değiştirme hikayesi, önerenlerin sandığı kadar basit de değildir. Yaşamının ortasına gelmiş bir sosyalist için söz konusu olan Gotha Programı*’na dair görüşlerinin değişmesi ile çözülecek bir mevzu olmanın çok ötesindedir, en azından benim için öyle. O zaman biraz geçmişe giderek derdimi anlatmaya çalışayım.

İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm, köklü değişimlerin kısa süre içinde yaşandığı ve yaşamın son derece hızlı aktığı 20. Yüzyılı, ‘Aşırılıklar Çağı’ olarak tanımlar. Dünya bir yana memleketimiz aydını için de yüzyılın başı, ülkelerinde yeni bir cumhuriyetin doğum sancılarına tanıklık etmeleri ve yanı başlarında gerçekleşen ekim devriminin etkisi ile fikirlerin uçuştuğu, siyasi görüşlerin kısa süre içinde çok kez değişebildiği bir dönemdir. Döneme dair okuma yaptığımızda, aynı kişilerin bazen birbiri ile çok zıt fikirleri, kısa sürelik zaman dilimlerinde savunduğuna şahit oluruz. Bu aydın tipine verilebilecek en önemli örneklerden biri de Şevket Süreyya Aydemir’dir.

1897 yılında Edirne’de doğan Şevket Süreyya gençliğinde Turancı fikirlerden etkilenir ve sıkı bir Enver Paşa hayranıdır. Bir kısmını savaşarak geçirdiği askerliği sonrası, öğretmenlik yapmak için gittiği Azerbaycan’da Kızılordu’dan etkilenerek bolşevizme ilgi duyar ve ‘partilendikten’ kısa bir süre sonra, Nazım Hikmet, Vala Nurettin gibi isimlerle birlikte KUTV(Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi)’a gider. Ülkeye TKP’li olarak dönen Şevket Süreyya Aydemir, 1925’de merkez organlarında yer aldığı TKP’ye yapılan operasyonda tutuklanır ve 10 yıl hapis cezası alır. Cezaevinde iken yaptığı okumalar ile görüşleri değişmiştir. Artık, Türkiye’nin batı ülkelerinden farklı olarak sınıfların henüz oluşmadığı bir ülke olduğunu, Türkiye gibi bağımsızlığını kazanmış ülkelerin devlet eliyle üretici güçleri geliştirmesi gerektiğini düşünmektedir. 1926’de çıkarılan af ile cezaevinden çıkar. İçinde yer aldığı tutuklamada arkadaşlarını ihbar etmiş ve beraat etmiş olan dönemin TKP sekreteri Vedat Nedim Tör ve Yakup Kadri ile birlikte, 1932 yılında Kadro dergisini çıkarır ve Kemalist devrimin teorisini oluşturmaya soyunur. Yayınladığı dönemde önemli etki yaratan Kadro Dergisi, Türkiye’de var olmadığını savundukları sermaye sınıfının Kadro’nun savunduğu görüşleri rahatsız edici bulması nedeniyle iktidara yaptığı baskının etkisiyle 2 yıl sonra yayın hayatına son vermek zorunda kalır. DP’nin iktidara gelmesi ile 1951’de bürokrasideki görevinden alınan Şevket Süreyya Aydemir, 1950’lerin sonunda ise DP yanlısı Telgraf dergisinde kısa bir süre yazmıştır. 1960’larda Yön dergisinde ve 1970 sonrası da Cumhuriyet’te yazan Aydemir, 1959’da kendi yaşamını anlattığı ‘Suyu Arayan Adam’da yaşam yolculuğunu ve arayışlarını şöyle anlatır;

"Evet, artık bu yolun sona ermesi lazımdı. Bu yolculuğun artık gayesi kalmamıştı. Zaten hiçbir zaman da manasını bulamadı. Evet, aslına bakılırsa benim hayat yolculuğum her zaman istikametsiz, her zaman rüzgara tabi bir bocalayış oldu. Hatta buna bir yolculuk bile denemezdi. Bu yolculukta ben, kah o yana, kah bu yana çarpa çarpa sürüklenip durmadım mı? Hem daima meçhule doğru, daima iradem dışında...”

Ülkemiz aydını açısından fikirlerle yeni yeni tanıştığı, milliyetçilik, sosyalizm, liberalizm, faşizmin ne olduğunu anlamaya çalıştıkları 1900’lü yılların başı için bu arayışı ve yolculuğu kendi adıma anlaşılabilir buluyorum. Bununla beraber aynı yüzyılın sonu ve 21. Yüzyılın başlarında yaşayanlar için aynı şeyleri söylemem ne yazık ki mümkün değil. 20. yüzyılın sonlarında sosyalist olmak demek, yaşanan başarılı, başarısız örnekleri görmüş, yaşamış, okumuş olmak, mücadele esnasında yakınlarını kaybetmek ve onları kendi ritüellerinle uğurlamış olmak demek, seni etkileyen sembollere sahip olmak, kimi isimlerin adı geçtiğinde duygusallaşmak, kimi şarkıları hep bir ağızdan söylemiş olmak demek. Bundan ötürü, çeşitli nedenlerle inançlarını kaybettiği için hayatını reel siyaset ve tüm bunlardan uzak geçirmeyi tercih edenleri anlayabiliyorum. Kimi nedenlerle hayatının bir aşamasında piyasanın faziletlerini, ya da maneviyatın önemini sonradan keşfetmiş, iktidarın gücüne tapan ‘eskiler’ ise kişisel olarak ilgi alanıma girmiyor. -ki biz bunlara kendi aramızda savrulmuş diyoruz-, onların yeni keşfettikleri fikirler ile ilgili düşüncelerimi çeşitli vesileler ile zaten yazıyorum. Bununla birlikte, kulvar değişikliği ise benim için önemli ve samimi olarak anlamakta en güçlük çektiğim. Kulvar değişikliğinden kastettiğim kabaca şu; aynı hedefe gittiği iddiası ile hedefe başka bir yoldan yürüme çabası. Ben yazının girişinde bahsettiğim öneriyi de, bir kulvar değişikliği önerisi olarak değerlendiriyorum.

Neden anlamakta güçlük çekiyorsun deyip, bana kitleler halinde insanların bir yerden bir yere kayışının nedenini anlatacak sosyolojik, sınıfsal, tarihsel bir dizi gerekçe sayabilirsiniz. Sanırım çoğuna dair bilgi sahibiyim. Ama benim bahsettiğim ve merak ettiğim bu değil. Ben kitlelerin değil kitleler içindeki ‘kişi’nin hikayesini merak ediyorum.

21. yüzyılda siyasi kulvar değiştirmek, Şevket Süreyya’nın yaptığından farklı olarak sadece bir fikri arayış olmanın ötesinde. Bu aynı zamanda, yüz yıllık bir tarihi değerlendirişini ve kendi kişisel tarihine dönüp baktığında, en çok önemsediklerini, öfkelendiklerini, heyecan duyduğun şarkıları, marşları, senin için anlam taşıyan günleri ve alışkanlıklarını da değiştirmen demek. Bu gittiğin yerin sembollerini, alışkanlıklarını, davranışlarını kabul etmek demek. Bu değişikliği yapmış kişilerin tercihlerine diyeceğim yok ama diyorum ya en çok bu sürecin nasıl gerçekleştiğini anlamakta güçlük çekiyorum. İnsan bir yaştan sonra heyecanlarını, önemsediği günleri, dilini, davranışlarını, alışkanlıklarını nasıl değiştirir daha önemlisi bu değişim ya da kabulleniş nasıl gerçekleşir, benim için anlamak güç. Sahi nasıl oluyor o geçiş, anlatsanıza..

Siyasi kulvarını değiştirip, tüm yeni ritüelleri kabul etmiş olduğu halde inançlarını ve düşlerini koruduğunu söyleyenler ise bana hep Engin Gümüş abimi hatırlatıyor. Güneşler içinde uyusun. Kendisi, Sosyal demokrat partilerde yer alıp sosyalist mücadeleye devam ettiğini söyleyen eski arkadaşları için, ‘arkadaşlara saygım var ama bize de yapacak bir şey bıraksınlar’ derdi.

Lafı gelmişken tüm bu yazdıklarım dışında, hayatının bir dönemini sol mücadele içinde geçirip, hatta bedel ödemiş, sorarsan hala solda durduğunu zanneden insanlar var ki, bir şey söylemeden geçmek olmaz; Bunlar 1970’li yıllarında yumrukları havada Enternasyonel söylerken, bugün Suriyeliler söz konusu olunca Araplara topluca ağzına geleni söylemekten imtina etmeyen, iktidar karşıtı olduğunu düşündüğü herkesin sözlerini, durduğu yere bakmaksızın kolayca sahiplenip paylaşan insanlar. Sosyal medyada bu insanlara sıkça rastlarsınız. Onlara olsa olsa Ece Temelkuran’ın sözleri ile seslenebiliriz; ‘Siz ne zaman, nasıl bu kadar zalim oldunuz?’

Yazımın içerisinde ömrü Cumhuriyet tarihi ile eş bir yazar olan Şevket Süreyya Aydemir’in hayatından ve arayışlarından bahsettim. 20. yüzyılın başındaki bu arayışları günümüzle kıyaslarsak çok daha anlaşılır bulduğumu söyledim. Okuyanlar, özellikle genç insanlar, 20. Yüzyılın başında sosyalizmle tanışan her kişinin ömrünü “suyu arayarak” geçirdiğini sanmasını istemem. Bu topraklarda, sosyalist mücadelenin tarihi genç ölümlerden ve hayatlarının bir evresinde uğrayıp gidenlerden ibaret değildir. Bu yüzden yazıyı yukarıda paylaştığım 2 fotoğrafla bitirmek istiyorum. Yukarıdaki fotoğraflar, Şevket Süreyya Aydemir ile aynı dönemde TKP’ye üye olup, ömürlerinin sonuna kadar mücadele ısrarlarını ve sosyalizme bağlılıklarını korumuş iki işçinin fotoğrafları.

Sağdaki, ömrünün 16 yılını cezaevinde geçirmiş, Türkiye’nin ilk faili meçhullerinden olan abisinin fotoğraflarının da yer aldığı Cumartesi Anneleri eylemine, 97 yaşındaki ölümüne kadar iştirak eden ve eli kalem tuttuğu son ana kadar Ürün Dergisi’ne gönderdiği yazılar ile mücadeleye katkısını sürdürmeye çalışan Mehmet Bozışık, nam-ı diğer ‘Boz Mehmet’.

Soldaki ise ömrünü üyesi olarak tamamladığı Sosyalist İktidar Partisi ile katıldığı 1 Mayıs’ da kortejlerine yapılan müdahalede, kendisini yaşından ötürü kortejin gerisine almaya çalışan yoldaşlarına kızarak, 83 yaşında kortejin en önünde başını yardırmış İdris Erdinç, nam-ı diğer, 'Şöför İdris'.

Anıları, onlarla aynı düşü paylaşanların mücadelesinde yaşayacak, saygıyla…

* Alman sosyal demokrat partisi'nin kuruluşuna vesile olan programdır. Devrim yerine toplumsal evrimi öne sürdüğü için marks'ın partiye gönderdiği ünlü mektubu gotha programının eleştirisi tarafından sertçe eleştirilmiştir.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
Ataman Oguz 1 ay önce

Yuzumuze tutmus oldugun aynaya gozumuzu kacirmadan, cesaretle bakabilmeliyiz. Buna cesasaretimiz yoksa yasadigimizi iddia etmemiz guctur. Etsek bile hayatimizi anlamlandiramakta zorlaniriz. Tesekkurler Cenk Dik.