Okullarda Bir Öğün Yemek: Yurttaşlık Eşiği

Dünya Çocuklar Günü için…

Bir Öğün Ne Yapar?

Çocuklara her gün, ailelerinin gelirine bakılmaksızın, okullarda sağlıklı bir öğün yemek sunulması neyi değiştirir? Aslında cevap, büyük teorik tartışmalara ihtiyaç bırakmayacak kadar açık: Hayatı değiştirir. Hem de en çıplak, en temel, en ertelenemez düzeyde. Çünkü bir öğün yemek bir çocuğun büyümesini, gelişmesini, öğrenmesini, kendini güvende hissetmesini ve geleceğiyle kurduğu ilişkiyi doğrudan belirler. Dikkat süresi uzar, algılama keskinleşir, öğrenme kapasitesi artar.

Fiziksel gelişim de aynı ölçüde etkilenir. Vitamin, mineral ve protein eksikliği giderildikçe çocuk daha hızlı büyür, kemik ve kas sağlığı güçlenir, bağışıklığı artar. Özellikle yoksul ailelerde yaygın biçimde karşılaşılan büyüme gerilikleri, sık hastalanmalar ve yetersiz beslenme kaynaklı sorunlar azalır.

Bir öğün yemek aynı zamanda psikososyal alanda kritik bir eşiktir. Okula gitmek daha güvenli, daha eşitlikçi bir deneyime dönüşür. Devamsızlık azalır, okul terk oranları düşer ve çocuk işçiliğinin en yaygın biçimleri zayıflar; çünkü okul artık yalnızca gidilen değil aynı zamanda koruyan bir mekândır.

Dilek Akansu’nun 19 Kasım’da Ayrım’da yayınlanan yazısında ayrıntılarıyla bahsettiği bu kazanımlar sadece çocuk için değil aile için de somuttur. Gıda fiyatlarının hızla arttığı bir ülkede bir öğün yemekten tasarruf edilmesi hane bütçesine küçük ama kesintisiz bir nefes alanı açar. Yoksul emekçi aileler için bu yemek çocuğun doyduğunu bilmenin yarattığı güven duygusudur. Bir öğün yemek kısacası bir çocuğun hayatında küçük bir destek değil; büyüme eğrisinden bilişsel kapasiteye, benlik saygısından okul sürekliliğine uzanan bütün bir yaşam çizgisini etkileyen bir yapısal müdahaledir.

Meselenin ne kadar hayati olduğunu somut örneklerle görmek için Menekşe Tokyay’ın İletişim Yayınları’ndan geçtiğimiz yaz çıkan “Karnım Zil Çalıyor” isimli kitabına bakmak yeterli.

Bir Öğün Neden Verilmez?

Peki ama böylesine çarpıcı ve dönüştürücü bir etkiye sahip bir gereksinim devlet tarafından neden karşılanmaz? Soruyu doğru kurarsak cevabın kendisi de berraklaşır. Mesele gerçekten de karşılayamamak değildir. Bunu tercih etmemektir. Türkiye bugün ne savaş, ne kıtlık, ne de üretim kapasitesinin çöktüğü bir olağanüstü hâl yaşamamaktadır. Devletin bu hizmeti sağlayabilecek maddi kapasiteye sahip olduğu açıktır; hatta kimi araştırmalara göre bakanlığın kendi bütçesinin %13’lük bir kısmıyla tüm çocuklara her gün nitelikli bir öğün yemek sağlanabilir.[i]

Bu nedenle mesele, kaynakların şuradan alınıp buraya konması gibi teknik bir yer değiştirme sorunu değildir. Bütçe zaten en temelde teknik bir muhasebe işi değildir. Bir toplumda neyin hak, neyin piyasa malı, neyin mümkün, neyin imkânsız görüleceğini belirleyen şey siyasal/toplumsal mücadelelerin seyridir. Kaynakların neye ayrılacağı, sadece ekonomik bir tercihi değil, devletin kendisini hangi toplumsal işlevlerle tanımladığına dair siyasal bir kararı ifade eder.

Eğer bugünkü gibi, toplumsal muhalefet hareket edemeyecek derecede kuşatılmış, emek örgütleri etkisizleştirilmiş, sol/sosyalist siyaset belirli bir toplumsallaşma eşiğini aşamamış, toplumun genel olarak örgütlü siyasete olan kayıtsızlığı derinleşmiş ise, yani sınıf mücadelesinin seyri uzun yıllardır sermaye sınıfının lehine işliyorsa o zaman “sermayenin” rasyonalitesi, hayatın her alanına hiçbir direnç görmeksizin dolaysız bir şekilde nüfuz eder; “şirket rasyonalitesi” devletin ve hatta tek tek bireylerin rasyonalitesi haline dönüşür. Böyle bir toplumda ülke emekçilerinin ürettiği değerin çocuklara okullarda bir öğün yemek sunmaya “yetmemesi”, borçlara, faiz ödemelerine, şirketlere çekilen kıyaklara aktarılması “normal” hatta övünç vesilesi haline gelir. Dolayısıyla bir öğün yemek hakkı, yalnızca maddi bir hizmetin sağlanmasını değil, tam da bu egemen politik rasyonalitenin sınırlarına dayanılmasını gerektirir.

Burada “egemen politik rasyonalite” derken kastettiğimiz, neoliberal piyasa fetişizminin yıllardır süren etkisinden daha fazlasıdır. Bugün işleyen süreç, piyasa mantığını yalnızca genişletmekle kalmıyor; geçmişte onun önünde bir denge, bir fren, bir ortak yaşam ufku oluşturan kamusal-cumhuriyetçi rasyonalitenin tüm dayanaklarını kurutmayı hedefliyor. Bunun yerine toplumu yalnızca piyasa aklının gereklerine göre yöneten bir işletme mantığını koyan, yurttaşlığı tüketim kapasitesine indirgenmiş bireysel varoluşlara indirgeyen bir dönüşüm derinleşiyor. Ne kadar “düzgün” işleyip işlemediğinden bağımsız olarak hedef alınan şey, modern devlete tarihsel meşruiyetini veren cumhuriyetçilikle ilişkili ana unsurlardır. Devletin, halkı temsil ettiği, ortak refahı öncelediği ve yurttaşların temel ihtiyaçlarını eşit biçimde gözetme sorumluluğunu taşıdığı yönündeki fikri siyasal ve toplumsal yaşamdan ve en nihayetinde belleklerden tamamen silmeye yönelik bir sistemli saldırıdır söz konusu olan.

Buna adlı adınca bir karşı-devrim demekte hiçbir sakınca yok. Çünkü bugün büyük bir taaruz altında olan bu devlet ve yurttaşlık anlayışı, tarihte ezilenlerin mücadeleleriyle kazanılmış sosyal hakların toplumsal hayata, siyasi yaşama birer ilke olarak kazınmasının bir ürünüydü. Geri alınmak istenen tam da bu ideolojik birikimdir.

Yerine konulmak istenen ise, toplumu yalnızca denetleyen, güden, bastıran ve üretenlerin yarattığı zenginliği bir avuç sermaye fraksiyonu arasında dağıtmayı asli görevi sayan; “babalar gibi satan”, uyumsuzluk gördüğünde yumruğunu indiren; sosyalliğinden, kamusallığından arındırılmış bir devletin “normalleştirilmesidir”. Bu devletin muhatabı artık yurttaş değil, en fazla ve ancak tüketebildiği ölçüde ilişki kurulan müşterileştirilmiş bireylerdir. Bu tabloda yurttaşların ortak hak/özgürlükleri ve ortak gelecek arayışına dayalı bir “halk” kavrayışının çözülmesi; yerini her biri kendi “yaşam mücadelesini” sonsuz bir rekabet içinde ve ite kaka veren yalnızlaştırılmış bireyler/haneler yığınına bırakması beklenmektedir.

Dünya genelindeki eğilim bu yönde seyrederken Türkiye, saray rejimi altında bu güzergâhı adeta koşarak kat eden bir laboratuvara dönüşmüştür. Bu açıdan, bu sürecin yapısal ve küresel niteliği kadar, Türkiye’deki siyasal iktidarın pervasızlığında cisimleşen “öznelliğini” de görmezden gelmemek gerekir. Bugün Türkiye’de insanların korku ve endişeyle “toplumsal çürüme” başlığının altına yazdığı neredeyse her aşırılık ani bir ahlaki bozulmanın değil, tam da kamusallığın çöküşünün bu baş döndürücü hızıyla ilgilidir.

Bu sürecin bir uzantısı olarak vurguladığımız yurttaşların “müşterileştirilmesi” olgusunun toplumun geniş kesimlerinin durumunu anlatmaya yetmediğini de vurgulamak gerekiyor. Piyasanın gözünde “müşteri”, tüketme kapasitesine sahip, reklamların hedef kitlesine girebilen, gelir seviyesi belli bir eşiğin üzerindeki sınırlı bir kesimi ifade eder. Türkiye’de çalışanların ancak bir bölümü bu kategoriye dahildir. Geriye kalan milyonlarca insan ise müşteri olarak bile görülmeyen; yalnızca üretmesi beklenen, hayatta kalabilmeleri için gereken en asgari bedensel yeniden üretimin yeterli sayıldığı geniş bir toplumsal bloktur. Yani toplumun büyük bir kesimi yurttaşlıktan soyundurulmakla kalmamış; müşterilik dairesinin bile dışına atılmıştır.

Asgari ücret, neredeyse artık bir insanın ertesi gün işe gidebilmesini mümkün kılacak en minimal varlık düzeyi üzerinden hesaplanmaktadı. Türkiye’de bugün bu rakam 22.000 liradır. ve 2024 verilerine göre asgari ücretli sayısı 11.2 milyondur. Bu, neredeyse AB üyesi ülkelerdeki toplam asgari ücretli sayısına tekabül etmektedir. Şirketleşmiş devletin ve şirket sahiplerinin gözünde bu milyonlar piyasadaki tüketim kapasitelerinin dipte olmasından dolayı “müşteri” olarak bile muhatap alınmazlar.

Çocuklara okulda bir öğün yemek sunmayı “tercih etmeyen” devlet kamusallığın tüm toplumsal/siyasal/ideolojik zeminlerine ve buna karşı hareket edebilecek her türlü özneye kökten saldırıyı ifade eden karşı-devrim sürecine uyumlulaşmış devlettir.

Bir Öğün Neyi “Bozar”?

Bu karşı-devrim sürecinin, emekçi çoğunluğun farklı tabakalarını birbirinden koparan ve aralarına bariyerler yerleştiren bir mekanizma üzerinden işlediğini belirtmek gerekir. Bugün özel okullara yönlendirilmiş, nispeten düzenli ve göreli iyi gelire sahip emekçilerin yönelimleri bu piyasacı rasyonalitenin işleyişinin merkezinde yer almaktadır. Bu kesim, geniş emekçi yığınlarının mutlak güvencesizliğinden farklı olarak, göreli gelir istikrarı ve tüketim kapasitesi nedeniyle özel okullara yönlendirilmesi mümkün olan bir “müşteri” tabakasıdır.

Özel okulların cazibesi ise çoğu zaman mutlak eğitim kalitesinden değil; devlet okullarının sistematik biçimde geriletilmiş, bakımsız ve itibarsızlaştırılmış görünümünden beslenir. Tuvaletinde suyu akmayan, temizlik personeli olmayan, dersliği bakımsız bırakılan bir devlet okulu manzarası; nezihlik imajını özel okullara “mahsus” kılarak orada sunulan eğitimi değerli bir meta hâline getirir. Görece avantajlı ama gittikçe yoksullaşan emekçiler için çocuğunu özel okula gönderebilmek, hem sınıfsal konumunu güvende görmenin hem de tüketebildiği ölçüde ayrıcalıklı olduğunu hissetmenin bir göstergesine dönüşür. Böylece kendisini hak talep eden bir yurttaş olarak değil; ancak satın alabildiği ölçüde değer biçilmiş “ayrıcalıklı” bir müşteri olarak konumlandırır. Özel okul kendi başına iyi olduğu için değil; devlet okullarının itibarının düşmesine “seyirci kalındığı” için cazip hale gelir. Aradaki bu bağlantı söz konusu olduğunda aslında buna “seyirci kalmak” denilemez; bilinçli bir tercih olarak nitelenebilir.

İşte bu nedenle devlet okullarının iyileştirilmesi yalnızca yoksul emekçilerin değil, gelir bakımından avantajlı kesimlerin de mevcut konumlanışını etkileyecektir. Devlet okullarında bir öğün yemek, temiz tuvalet, bilişsel gereçler ve güvenli bir eğitim ortamı sağlandığında özel okulda sunulan eğitim hizmetinin bir meta olarak değeri düşer. Bu yalnızca eğitim piyasasını değil, kamusal olanın mümkün olmadığı fikrini toplumsal bilinçte diri tutan ideolojik düzeni de sarsma potansiyeline sahiptir. Böyle bir kırılmanın yaşanmasına mahal vermemek için devlet okullarının sefaletle anılması bir yapısal zorunluluk olarak ortaya çıkar.

Bir Öğün Neyi Başlatır?

Bu tabloda okulda bir öğün yemek, tam da müşteri bile sayılamayan milyonlar için hayatidir. Çünkü bu ailelerde büyüyen çocuklar, ülkelerinin bugününde ve yarınında söz, pay ve gelecek hakkı tanınmayan; fakat bir yandan ülkenin tüm yükünü sırtında taşıyan emekçi ailelerin konumunu miras almış bir toplumsal yere sabitlenmektedirler. Görece avantajlı emekçiler ise tüketici rolüne sıkışmakta, toplumsal geleceğe dair hiçbir söz hakkı olmadan piyasadan satın alabildikleri kadar var sayılmaktadırlar. Bu nedenle tüm çocuklara okulda bir öğün yemek hakkının kazanılması bu düzende müşteriliğe sıkıştırılanlarla, müşterilik dairesine bile giremeyenlerin yurttaşlık ekseninde yeniden buluşabileceği bir eşiktir. Ve bu ortaklaşmanın maddi ve etik-politik zemini nettir: Bu ülkede yaşayan ve üreten insanların, çocukların geleceğini birlikte koruma sorunluluğu. Bir öğün yemek talebinin siyasal gücü, tam da bu ortak müdahale fikrinin etrafında yeni bir eşitlikçi siyasal ufku açabilmesinden gelir.

Tam da bu nedenle iktidar bu hakkın kazanılmasını istemez. Çünkü bu hak kazanıldığında, devletin yıllardır unutturulmaya çalışılan sosyal işlevleri birer mücadele konusuna dönüşür; yurttaşı müşteriye indirgeyen ideolojik düzenekte bir gedik açılır. Bir öğün yemeğin bir hak olarak kazanıldığı bir toplumda, bakım evlerinin, ücretsiz yurtların ve nitelikli kamusal eğitimin mümkün olmadığını kim söyleyebilir? Böylesi bir kırılma, mevcut politik rasyonalitenin taşıyamayacağı kadar güçlü bir eşitlik iddiasını görünür kılar.

Bu noktada akıllara “çocuklara okullarda bir öğün yemek” talebinin düzen içi bir iyileştirme olarak görülebileceği yönünde bir tereddüt gelebilir.

Oysa böyle bir çekince, içinde bulunduğumuz siyasal bağlamı ıskalayan bir yaklaşımın ürünü olabilir ancak. Bugün bırakın bu talebin karşılanmasını, bunun bir hak, bir kamusal sorumluluk ve eşitlik ilkesi olarak dile getirilmesini bile “kaldıramayan” bir sürecin içinden geçilmektedir. Böyle bir dönemde, çocuklara okullarda bir öğün yemek gibi basit görünen bir hak talebi, eşitliğin, kamusallığın, devletin ve yurttaşlığın yeniden, bu kez emekçilerin gözünden düşünülmesine dönük bir eşik olabilir.

Bu eşiğin geçilmesi demek bugün yalnızca toplumun “idaresine”, yönetici sınıfın kendi içindeki itişme ve kakışmasına indirgenmiş olan ve bize “siyaset” olarak yutturulan düzeneğin bozulması için atılmıi gerçek bir adım anlamına gelecektir. Zira, sahici haliyle siyaset bugün ya yolunacak “müşteri” ya da ürettikçe tükenen birer beden olmaya mahkum edilenlerin, yani hayatı var ettikleri halde ülkelerinin bugününde ve geleceğinde söz sahibi olma hakları elinden alınmış olan milyonların “paylarını istemek” üzere sahneye çıkması demektir.

[i] Nalin Öztekin, “Tüm öğrencilere bir öğün yemek vermenin maliyeti MEB bütçesinin yüzde 13'ü", 4 Kasım 2025
https://bianet.org/haber/tum-ogrencilere-bir-ogun-yemek-vermenin-maliyeti-meb-butcesinin-yuzde-13-u-313165

(Bu yazı ayrim.org'ta yayımlanmıştır)