15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişinin tanıklarından işçi önderi Kazımpaşalı Hasan Kahraman, ilk eylemini Adapazarı’ndaki Gece Tekniker Okulu’nda Amerikan süt tozu kaynatılan kazanı devirerek yapmış ve ilk işkenceyle de bu eylem sonrasında tanışmış

Kitaplarda bizden önceki dönemlere ait direniş hareketlerini büyük bir hayranlık ile okuruz. Oysa bu direnişlerin kahramanları sıradan insanlardır. Ne yazık ki bugün pek azı aramızda… Her biri Türkiye tarihinde önemli dönüm noktalarına şahitlik etmiş, o dönüşüme katkıda bulunmuş kişilere rastlamak oldukça büyük şans.

Bu önemli dönüm noktalarından biri de 15-16 Haziran direnişidir. Genelde sendikal mücadeleye özelde ise DİSK’e ( Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) karşı hükümetin tutumuna karşı direnen işçiler tarihteki onurlu yerlerini aldılar.

Yazar Zafer Aydın, 15-16 Haziran Direnişini konu olan “68’in İşçileri” ve “İşçilerin Haziran’ı” adlı kitaplarının imza gününde Sakaryalı okurlarıyla buluştu. Bu buluşmanın bir diğer konuğu da, ‘68’in İşçileri’ adlı kitapta 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’ne ilişkin anılarını anlatan işçi önderlerinden Hasan Kahraman’dı. Yaşamını Serdivan Kazımpaşa’da sürdüren ve o günkü söyleşiye anılarıyla renk katıp, dinleyenleri aydınlatan Hasan Kahraman’ı daha yakından tanımak istedik. 

Bize, henüz ortaokul yıllarında iken, Marshall yardımı olan Amerikan süt tozu kazanını devirip, deposunu da suya vererek başlayan, 15-16 Haziran Direnişi ile devam eden öyküsünü anlattı.

Kendisine çok teşekkür ediyor ve mücadelelerinin ışığında yürümeye devam edeceğimizi belirtiyoruz.

Serap ÖZER

-Bize biraz kendinizden bahseder misiniz, Hasan Kahraman kimdir?

1946 merkez Kazımpaşa köyündeki çiftçi bir ailenin en küçük çocuğuyum. 6 erkek kardeşiz. İlkokulu Kazımpaşa’da okudum. Okulun tatil olduğu günlerde de kendi hayvanlarımızı güderek çobanlık yaptım.

İLK EYLEM, İLK İŞKENCE...

İlkokuldan sonra Merkez Ortaokulu’na geldim ve hayatımın ilk işkencesi, polisi i ile tanıştım. Marshall yardımları kapsamında bize zorla süt tozu içiriyorlardı. O dönemde köyümüzde sütçü, Adapazarı’nda süt fabrikaları, mandıralar yoktu. Bizde 120 baş büyük baş hayvan ve 400 koyun vardı. Bunların sütü ile peynir, yoğurt gibi ürünler yapılıp at arabasıyla çarşıya getirilir ve çarşıda satılırdı. Böylesi her evde en az 20-30 hayvanın olduğu yerde Amerikan süt tozu okullarda zorla içiriliyordu. O dönemde Yenicami civarında Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Gece Tekniker Okulu vardı o okuldan gelen talebeler bizim okula gelerek bu süt tozunun içilmemesi gerektiğini anlatıyorlardı. Bunun ardından bizler okulun bahçesinde süt tozunun kaynatıldığı kazanı bahçeye döktük. Müdürün şikayeti ile jandarma gelip bizi aldı ve bizi bir tezgahtan geçirip bıraktı. Biz de gece üç arkadaş okulun bodrum katında bulunan süt tozlarını imha etmek için hortumla su verdik ve eve gittik, sabah döndüğümüzde okulun bahçesinin dize kadar süt köpüğü olduğunu gördük.

50 LİRA YÜZÜNDEN HAYATIM DEĞİŞTİ

Ortaokuldan sonra Arifiye Öğretmen Okulu imtihanlarına katıldım. 165 kişi arasında 9. olarak sınavı kazandım ancak kayıt sonrası istenen 50 lirayı babam ödeyemeyeceğini söyleyince kaydımı iptal ettiler, odadan çıkarken orada ki müdür yardımcısına ‘’Ben öyle ya da böyle okuyacağım ama sen benim hayatımla oynadın bugünün hesabını sana soracağım ‘’dedim.

Yıllar sonra Hayrettin Işık adlı arkadaşım bana gelip öğretmeninin Arifiye’ye CHP’den belediye başkanı olduğunu ve kendisini tebrik için birlikte gitmeyi teklif edince kabul ettim. Belediye başkanın makamına girince O’nun benim kaydımı engelleyen müdür yardımcısı olduğunu gördüm. Başkan bana elini uzatınca elimi çektim önce anlamadı kendisine yıllar önce yaşananları hatırlatınca çok utandı ve özür diledi.

-Sendika ile tanışmanız nasıl oldu?

O zamanlar fabrikalarda kimyager, mühendis arıyorum ilanları göremezdiniz. Kapıya astıkları tabela aracılığıyla vasıfsız işçi ararlardı. Askerden dönünce Gebze’ye gidip tanıdıklar vasıtasıyla Doğu Galvaniz fabrikasında işe başladım. Sendikalaşma sürecim de bundan sonra başladı. Bu arada 1968 ortalarında TİP’e ( Türkiye İşçi Partisi) üye olmuştum. Hem buradaki hem de özellikle öğretmelerle yaptığım sohbetlerden ve okuduklarım sayesinde sendikaları biliyordum.

Fabrikada Maden-İş Sendikası yetkiliydi. Ancak orada 560 işçi olduğu halde bunların sadece 235’i sendikaya üyeydi. İşyeri temsilcisine gidip üye olmak istediğimi söyleyince kendisi’’ 30 günlük deneme süresi bitsin üye yapalım’’ dedi. Süre bitiminde bir kaç kere daha gittiğim halde üyeliğim gerçekleşmeyince bir iş çıkışı Maden-İş 4. Bölge Temsilciliği’ne gidip olanları anlattım. Bölge temsilcisi Mustafa Kaldırım ’’bu nasıl olur?’’ diye şaşırarak söylediklerimi dinledi. Ertesi gün fabrikaya gelerek üyelik işlemimi gerçekleştirdi. Ardından sık sık sendikaya uğramamı istedi. Her gittiğimde de bana sendika ile ilgili yayınları verip okumamı istedi. Bir kaç sonra İşyeri temsilciliği seçimlerine aday olmamı istedi.

YÖNETİME HAVLU TEPKİSİ

Yapılan seçimlerde 5 temsilciden biri oldum. Daha sonra kendi aramızda yaptığımız görüşmelerde daha önceki baş temsilci olan Ersin’in görevine devam etmesine karar verdik.

Yapılan toplu sözleşme gereği 1 Mayıs’ta işçi arkadaşlara bir banyo, iki tane el havlusu verilmesi gerekiyordu. Baş temsilci olan Ersin’e bu iş için fabrikanın muhasebe müdürüyle konuşmasını söyledim. Ancak 1 Mayıs’ın üzerinden yaklaşık 1 hafta geçmesine rağmen havlular dağıtılmadı bunun üzerine baş temsilci ile tekrar görüştüm O’da havluların Bursa’dan gelmesi bekleniyor deyince o gün ne olursa olsun dağıtımın yapılmasının gerekli olduğunu belirtip tekrar görüşmesi için gitmesini istedim. Bir süre sonra ben de gittiğimde muhasebe müdürü ile cola içerken gördüm. Bunun üzerine olaya tepki gösterip muhasebe müdürüne ‘’ sözleşmede yazmasına rağmen neden 1 Mayıs’ta havlu dağıtılmadı? Ersin size bunları söylemedi mi? ‘’ diye sorduğum da müdür bu talebi ilk defa duyduğunu belirtti. Bunun üzerine ‘’Yarın burada havlu dağıtılacak. Nasıl çözerseniz çözün yoksa şartel inecek ‘’dedim.

Bir gün sonra havlu dağıtımı yapıldı ancak Ersin işi bıraktığını öğrendim. İş çıkışı evine gittim ev iki katlıydı üst katta kendisi ve eşi alt katta ise anne ve babası yaşıyordu. Kendisi ile görüşmek istediğimi belirtince önce o istemedi bunun üzerine ‘’ Ersin neden işi bırakıyorsun? Bu güne kadar işverenin adamı olarak orada gayet iyi çalışıyordun. İş veren senden sen iş verenden memnundun. Evine ekmek getirmen lazım’’ deyince anne ve babası da tepki gösterdi bunun üzerine tekrar işe başladı ve uzun süre beraber çalıştık.

15-16 HAZİRAN DİRENİŞİ

Biraz da 15-16 Haziran sürecinden bahsedersek. O güne nasıl gelindi? Neler yaşandı?

Biz 15-16 Haziranı daha önceden fabrikada canlı olarak yaşadık aslında. İlk olarak yemekhane için grev yapmıştık. O zamanlar fabrikada yemekhane diye bir yer yoktu. İşçiler kalasların üzerinde yemek yiyordu. İçme sularını ise daha önce mazot, yağ varillerinin içleri boyanıp buralara doldurulan sulardan içiyorlardı. İş elbise ve ayakkabıları ise ülkedeki en adi malzemelerden yapılmıştı. Bunun üzerine direnişe geçip şartların düzelmesini sağladık. Daha sonra iki arkadaşımız tazminatla işten atılmıştı onların geri alınması için grev gerçekleştirdik ve geri aldırdık. 15-16 Haziran’a bu tecrübelerle geldik. O dönemde patronun köşkünden fabrikaya gelen yaşlı bir amca dışında herkesi üye yapmıştık.

15-16 Haziran eylemleri öncesi DİSK Genel Merkezi’nde toplantılar yapıldı. Lastik-İş’teki toplantıdan sonra bölgede nasıl hareket edeceğimizi anlatmak için Pendik 4. Bölgede toplantı yaptık. Genel Merkez bize ne bilgi veriyorsa biz de işçiye aktarıyorduk. Üstelik bu toplantıları gizli saklı değil açıktan yapıyorduk. 15 Haziran günü eyleme geçeceğimizi açık açık ilan ediyorduk. Neden gizleyelim ki biz Anayasa’nın bize tanıdığı direnme hakkını kullanacaktık.

DAĞ BAŞINI DUMAN ALMIŞ

15 Haziran günü hiç iş yapmadan, ‘’ Dağ başını duman almış’’ marşıyla fabrikayı boşaltırken herhangi bir engelleme çabası ol(a)madı. Üstelik daha önce iş yeri müdürüyle yaptığım konuşma sonrası öylesine söylediğim bir sözü üzerine işçilere yemek de gönderilmişti.

Eylem sonrası 18 Haziran günü fabrikaya gelen polisler tarafında gözaltına alındım. Sonrasında çıkarıldığım mahkeme sonucu tutuklandım. Çıktıktan sonra fabrikaya gittim ancak işe almadılar. Çok zor günler geçirdim. Bu arada bir arkadaşımın verdiği 3 tekerlekli araba ile köfte satmaya başladım. Bir gün sahilde fabrikadaki arkadaşlarım beni o halde görünce duruma kızıp arabayı denize attılar. Çok zoruma gitti oturup ağladım. Yaptıklarından pişman olmuş olacaklar ki akşam hem özür dilemeye hem de para vermeye geldiler ancak kabul etmedim. Ertesi gün daha önce bir eylemde ‘’kamulaştırdığım’’ silahı belime takıp fabrikaya gittim. Müdüre ya beni işe alırsın ya da polisi ara birazdan gelip beni alsınlar dedim. Ertesi gün işe geri döndüm.

1980 sonrası tekrar gözaltına alındım. 80 günlük gözaltı sonrası çıkarıldığım mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldım. Ardından köyüme döndüm. Hala orada yaşıyorum.

KENDİMİZE SAHİP ÇIKMAYI ÖĞRENDİK

-Biliyoruz ki her mücadele insanlara bir şeyler katar. 15-16 Haziran direnişi sizlere ne öğretti?

15-16 Haziran bize dolu dolu dayanışma ne demek onu öğretti. DİSK’lisi, Türk-İş’lisi hep beraber mücadeleye girdik. Sırt sırta verip mücadele ettik. Askerde siper arkadaşlığı neyse bizim için de 15-16 Haziran odur. Kendimize sahip çıkmayı öğrendik. Arkadaşını satmamayı öğrendik. İçeri düşenin, işten atılanın, başı sıkışanın yanında olmayı öğrendik. Sadece ben değil, çok kişi 15-16 Haziran’ı böyle kavradı, hayatı boyunca da böyle yaşadı. Hiç çürük yumurta yok muydu? Elbette ki vardı, ama çoğunluk öyle değildi. Bugüne bakıp toplumda ‘’15-16 Haziran nasıl yaşandı? ‘’Nerede bu insanlar?’’ diye soranlar çok, ama yaşandı. Rahmetli olanlar oldu, olmayanalar da sağda solda yarattıklarıyla, öğrendikleriyle devam ediyorlar.

Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.