(Aşağıdaki bölüm yazarın metnidir. Hiçbir değişiklik yapılmamıştır.)
O gün iki kadın daha cinayete kurban gitti. O gün 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ydü. Yine o gün genci yaşlısı, hemen her dünya görüşünden binlerce kadın ellerinde pankartlar, sloganlar ve zılgıtlar eşliğinde Tünel Meydanı’nda bir aradaydı. Eşitlik için, özgürlük için, tek bir kadının daha öldürülmemesi için! Karşılarında da bir o kadar polis!..
Gün, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ydü. Ve kadınlar için yine hiç bir şey değişmedi. Biri Gaziantep’te, diğeri Elazığ’da iki kadın kocaları tarafından öldürüldü. Biri 45 yaşındaydı, diğeri 34!.. İsimlerini vermiyorum, çünkü neredeyse her gün bir kadın bir erkek tarafından öldürülüyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre, bir yıl içinde 282 kadın cinayeti işlendi. Ve ilk kez şüpheli kadın ölümlerinin sayısı kadın cinayetlerinin sayısını geçti. Balkondan düştüğü ya da intihar ettiği iddia edilen 287 şüpheli kadın ölümü kaydedildi! Ne yazık ki, bu ülke bu utançtan, bu vahşetten kurtulamıyor.
TÜİK’e göre İsveç’ten daha iyi durumdayız!
Bazıları diyecek ki şimdi, “Ülkemizi kötülüyorsun! Türkiye’de kadına şiddet diğer ülkelere göre çok düşük. Biz iyi durumdayız. Asıl sen İsveçli, Norveçli kadınlara ağla!” Şaka değil, TÜİK’in 7 Ekim’de açıklanan Kadına Yönelik Şiddet Araştırması’na göre Türkiye’de fiziksel şiddet gören kadınların oranı yüzde 12.8… Yani söz konusu kadına şiddetse, İsveç’ten çok daha iyiyiz, Norveç’ten de öyle!.. Zira Birleşmiş Milletler verilerine göre, fiziksel ya da cinsel şiddete uğrayan kadınların oranı Birleşik Krallık’ta yüzde 29, İsveç’te yüzde 28, Norveç’te yüzde 27, Fransa’da yüzde 26… Gördüğünüz gibi, TÜİK verilerine göre Türkiye kadınlar için bir cennet! Yalnız burada bir hatırlatma yapayım. Hacettepe Üniversitesi’nin 2014’te yaptığı araştırmaya göre, Türkiye’de bu oran yüzde 35.5! Ki tüm kadın örgütleri, son 10 yıl içinde kadına şiddetin daha da arttığına dikkat çekiyor.
Barikatlar, kalkanlı polisler, toma’lar…
İşte aklımda bu verilerle Tünel’e doğru yürüyorum… Bugün 25 şehirde kadınlar ve LGBT+’lar sokaklara çıkıp erkek şiddetine karşı seslerini yükseltecek. 25 Kasım Platformu ve kadın örgütlerinin çağrısına göre İstanbul’da Tünel Meydanı’nda toplanılacak. Oradan Taksim’e yürünecek… Ama valilik eylem yasağı getiriyor. Taksim’e çıkan tüm yollar kapatılıyor. Polis barikatları kuruluyor. Sonra toplanma saatine yakın yasak kaldırılıyor ama barikatların hepsi yerli yerinde duruyor. Manzarayı şöyle tarif edeyim size, Tünel’den Galatasaray’a doğru giderken, Kumbaracı Yokuşu’ndan hemen önce üç sıra demir barikat, arkasında en az 10 sıra kalkanlı yüzlerce polis, onların arkasında ise kalkansız belki bin polis! İstiklal Caddesi’ne çıkan her sokağın başında da yine barikatlar ve polisler…
Bütün bu engeller ve barikatları aşıp Şişhane’ye varıyorum. Metro çıkışında fotoğrafçı arkadaşımla buluşup Tünel’e çıkacağım. Saat 18.30, çağrı 19.30’a… Eyleme bir saatten fazla olmasına rağmen Galata’dan Şişhane’ye kadar her yer kadın dolu… Hemen eyleme gelen kadınlarla konuşmaya başlıyorum. Kalabalık bir grubun yanına gidiyorum. En az 10 kişiler, ikisi başörtülü… Daha ben sorumu sormadan, “İsimlerimiz olmasın, fotoğraf da lütfen” diye rica ediyorlar. Hepsi Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğrenci. “Neden buradasınız?” diye soruyorum. İçlerinden biri, “Her geçen gün kadınların üzerindeki baskılar artıyorken, Rojin’in katili hâlâ bulunamamışken, bizim burada olmamız bir zorunluluk” diyor. Peki o baskıyı nasıl hissediyor? İşte cevabı: “Neredeyse her üniversiteye bir kayyum atandı. Rektörler iktidarın sağ kolu olmuş durumda. Gün geçmiyor ki, üniversitelerde ‘Aile şöyle kutsal, aile böyle önemli’ diye bir etkinlik yapılmasın. Biz kadınları üniversitede okusak bile, aile dışında bir yere koyamıyorlar. Biliyorsunuz, genç evlilikler de teşvik ediliyor. 18-25 yaş arasında evlenenlere 250 bin lira kredi veriliyor…”
Tünel’e doğru yürüyorum. Tam bu sırada pankartlar açılıyor. “Eşit ses, eşit hak, eşit yaşam!”, “Değişim kadınla başlar, eşitlikle büyür!” Bunlar sadece ikisi… Sonra ıslıklar, alkışlar başlıyor…
Gülistan Doku, Tunceli’de Munzur Üniversitesi’nde okuyordu. 5 Ocak 2020’den bu yana kayıp… Rojin Kabaiş, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde okuyordu. 27 Eylül 2024’te kayboldu, 18 gün sonra cesedi bulundu. İntihar dendi ama göğüs ve vajinasında iki erkeğe ait DNA tespit edildi… 11 yaşındaki Rabia Naz, 12 Nisan 2018’de Giresun’daki evlerinin önünde yaralı olarak bulundu ve kaldırıldığı hastanede öldü. Ölümünün nasıl gerçekleştiği ise halen ortaya konulamadı. (Fotoğraf: Getty Images)
Yine kalabalık bir grubun yanındayım. Onlar da isimlerini vermeye çekiniyorlar. Neyse ki içlerinde Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın gönüllü avukatlığını yapan 28 yaşındaki Büşra Çakır var. O çekinmiyor. “Kadınların evde, sokakta, işyerinde, hayatın her alanında fiziksel, ekonomik, psikolojik ve dijital şiddete maruz kaldığını biliyoruz. Özellikle iktidarın ‘aile yılı’ politikasıyla kadınları nasıl bir çembere aldığını da biliyoruz. ‘Aile Yılı’ deniyor ama kadınlar evde baba şiddetiyle karşı karşıya kalıyor. Küçük yaşta çocuk gelin olmaya itiliyor. Evlendiklerinde ise koca şiddeti başlıyor. Şüpheli kadın ölümleri, çözülemeyen kadın cinayetleri de her geçen gün artıyor. İşte biz bu yüzden sesimizi duyurmak için buradayız. İstese bile sesini çıkaramayan kadınlar için de buradayız” diyor.
“Mesele aileyi korumaksa annemi babamdan koru!”
Büşra’yla vedalaşıp Tünel’e doğru yürürken kalabalık bir grup geliyor Şişhane’ye. Hepsi CHP’li. Açtıkları pankartta “Kadını değil, şiddeti durdurun” yazıyor. Altındaki CHP Güngören Kadın Kolları imzası ilişiyor gözüme. Diğer ilçelerden gelenler de var aralarında… Yanlarına gidiyorum. CHP Esenler Kadın Kolu Başkanı Nezahat Atasoy, “Kadın cinayetlerine, tacizlere dur demek için buradayız. Bugün de iki kadın kocaları tarafından öldürüldü ne yazık ki” diyor.
Bir başka kadına, başörtülü bir CHP’liye dönüyorum… Beşiktaş Kadın Kolları’ndanmış Yurdagül Kinik. O da “Bugün iki kadın daha öldürüldü” diye giriyor söze ve devam ediyor: “Ama kadınları, çocukları öldürenlere hak ettikleri cezalar verilmiyor. Takım elbise giyip kravat taktıkları için iyi hal indirimi alıp, cezaevinden hemen çıkıyorlar. Cinayetlerine ve hayatlarına devam ediyorlar. Bunlara şahit oldukça kahroluyoruz. Bu gidişata bir dur demek için buradayız.”
Tünel Meydanı’ndayım… Sloganların biri bitiyor diğeri başlıyor… “Geceleri de, sokakları da, meydanları da terk etmiyoruz”, “Asla yalnız yürümeyeceksin”, “Rojin Kabaiş isyanımızdır” ve daha nicesi… Her biri diğerinden daha zekice yazılmış, rengarenk pankartlar: “Mesele aileyi korumaksa annemi babamdan koru, annem yoksa ailem de yok”, “Evleri değil eşitsizliği süpüreceğiz”, “Unutmak yok, affetmek yok, başka canımız yok!”, “Bizi yok sayanlara inat daha çok var olacağız”… Hepsi iktidara yönelik!
Ben pankartlara göz gezdirirken, alkışlar, ıslıklar, zılgıtlar yükselmeye başlıyor. Sık sık “Jin, jiyan, azadi!” sloganı atılıyor. Bilmeyenler için çevireyim, “Kadın, yaşam, özgürlük” demek… Sonra kortejin başındaki kadınlar koskoca bir pankart açıyor: “Aile ahlak dediniz, sömürdünüz katlettiniz. Erkek devlet şiddetine karşı kadınlar isyanda!” Pankartın arkasında Cumartesi Anneleri’nin eylemlerinde sıkça gördüğümüz Kürt anneler, oyalı beyaz yemenileriyle… Mor Çatı’dan, Uçan Süpürge’den aktivistler, genci yaşlısı, her yaştan farklı siyasi görüşlerden yüzlerce kadın.
“Birlikte mücadele edersek çok daha güçlü oluruz”
Meydandaki kalabalığın içine giriyorum. Koç Üniversitesi’nde okuyan genç bir kadınla konuşmaya başlıyorum. “İsim vermesem olur mu?” diye soruyor önce, sonra devam ediyor: “İktidarın yıllardır süregelen baskı politikalarına karşı yaşam hakkımız için, katledilen, kaybedilen, bastırılan bütün kadınlar ve lubunyalar için buradayız.” Bu kez Marmara Üniversitesi’nde okuyan Şule’ye dönüyorum. “Ben üniversiteye başlayınca farklı fikirlerin ne kadar önemli olduğunu gördüm ve dünya görüşüm değişti. Üzerimdeki baskının ne kadar çok olduğunu fark ettim. Dayanışmanın ve birlikte mücadele etmenin ne kadar önemli olduğunu anladım” diyor.
“Tek dertleri bu sisteme yeni işçiler doğurmamız”
Tesadüf bu ya tam da bu sırada “Kurtuluş yok tek başına… Ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganı atılmaya başlıyor. Hemen ardından “Dünya yerinden oynar, kadınlar özgür olsa” geliyor. Biraz daha ilerliyorum kalabalığın içinde. Yine genç bir kadınla, Mor Dayanışma’dan Seda Yanmış’la sohbete başlıyorum. “Uzun zamandır kadınların doğurganlığı üzerinden baskı görüyoruz. Kadınlar en az üç çocuk, hatta beş çocuk yapsın istiyorlar. Doğurganlık hızı düştükçe devletin paniği de artıyor. Biz bu paniğin sebebini çok iyi biliyoruz. Her zaman olduğu gibi, bütün telaşları kapitalist sisteme ucuz işçi yetiştirmek! Yoksa ne kadınların, ne emekçi halkın yoksulluğu umurlarında değil. Onların tek derdi bu sefalet düzenine yeni işçiler doğurmamız. Can güvenliğimiz, hayatta kalmamız umurlarına bile değil. Onlar sadece makbul kadın, makbul aile anlayışları sürsün istiyorlar” diyor.
Seda’nın konuşması meydanda sık sık atılan bir sloganla kesiliyor: “Gelsin baba, gelsin koca, gelsin cop!.. İnadına isyan, inadına isyan, inadına özgürlük!..” Slogan bitince başka bir genç kadınla konuşmaya çalışıyorum. “Neden buradasınız?” soruma cevabı, “Çocuk yap baskısı ve toplumsal açıdan yaşadığımız yoksulluk ve mutsuzluk yüzünden buradayım… 21 yaşındayım ve gelecekten umutsuzum” oluyor. Bilgi Üniversitesi’nde okuyormuş, ne bölümünü ne de ismini vermek istiyor.
Zılgıtlar alkışlara, alkışlar ıslıklara karışıyor. Bir pankart daha görüyorum, “Balkondan düşersem inanma… Ben yaşamayı seviyorum” yazıyor. Bir başka pankart daha, “Öldürüldük, aslında daha kalabalıktık!”
Saat 20:00… Tünel Meydanı’nda basın açıklamasını bekliyoruz. Haliç Üniversitesi’nde moda tasarımı okuyan ve soyadını vermek istemeyen Deniz, ilerideki polis barikatını göstererek, “Taksim’e yürümemiz bile engelleniyor. Ama unutmasınlar ki, bu sokakların sahibi biziz. İstiklal Caddesi’ni de, İstanbul Sözleşmesi’ni de geri alacağız” diyor. Çok kararlı…
Bu arada hemen belirteyim, pek çok erkek var bu meydanda… Onlarla da konuşmak istiyorum. Kenarda duran 23 yaşındaki Emir Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği’nde öğrenciymiş. Arkadaşlarına destek olmak için geldiğini söylüyor. Yanındaki arkadaşı 33 yaşındaki tiyatro oyuncusu Tuna ise, “Ben devrimci bir transım. Bugün katledilen bütün translar, bütün kadınlar için buradayım. Aynı zamanda emeği, alın teri yok sayılan bütün kadınlar ve lubunyalar için de… Tüm dünyada kadın ve LGBT katliamının bu kadar yoğun olduğu bir dönemde, hiçbir şey yapmamak, sessiz kalmak bir suçtur” diyor.
Öğreniyorum ki her ikisi de Sosyalist Emekçiler Partisi Eşitlik Örgütü’nün üyesiymiş. Tuna’nın son bir sözü daha var: “Biz işçi-emekçi kimliklerimizle buradayız. Dilovası’nda katledilen kadınlar için buradayız. Evlerde görünmez olan emekçi kadınlar için buradayız. Sokaklarda, fabrikalarda açlık sınırının altında çalışanlar için buradayız…”
“Sizin üzerinizdeki baskı kadınlardan da fazla sanırım” diyorum. Acı bir gülümsemeyle, “Ne yazık ki öyle… Makbul kadın var ama makbul i(*)ne yok” diyor.
‘Demir Leblebi’ oluşumu adının hakkını veriyor
Onlarla da vedalaşıp kalabalık içinde dolaşmaya devam ediyorum. Kadınların ellerindeki her pankart başka bir zeka ürünü… Gencecik bir kadının elindeki bir pankart ise bambaşka: “İstanbul Sözleşmesi mor çizgimizdir!” Hemen yanına gidiyorum ve öğreniyorum ki ‘Demir Leblebi’ adlı, üniversitede okuyan kadınların ve lubunyaların kurduğu bir oluşumun içindeymiş. Adı Elif, 19 yaşında ve Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Bölümü’nde öğrenci. “İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması çok kötü oldu değil mi?” diyorum. “Öyle oldu!.. Çünkü yaşamlarımızdan, varoluşumuzdan korkuyorlar. Sesimiz çok gür çıkıyor, kısmak istiyorlar. Çok kalabalığız, haklıyız ve yalnız değiliz çünkü…” oluyor cevabı.
22 yaşındaki Mizgin de Demir Leblebi’den, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde okuyor. O da “11. Yargı Paketi ile saray rejimi lubunyaların varoluşlarını yasaklamaya çalışıyor. Son dönemde şüpheli kadın cinayetlerinin sayısının da çok arttığını görüyoruz. Aynı zamanda kadın işçi cinayetleri ve kadın yoksulluğu da çok arttı. Bizi katledenlere, görmezden gelenlere, yok sayanlara karşı hep birlikte mücadele ediyoruz” diyor.
Ve basın açıklaması başlıyor. Uzun bir açıklama bu… Ben size sadece soruları tekrarlayayım: “Gülistan Doku’ya ne oldu? Nadira’nın, Hande’nin, Dina’nın, Rojin’in, Rabia Naz’ın, Narin’in ölümleri neden aydınlatılmıyor?”
İstiklal caddesi’nde yürümenin mutluluğu
Sorular böyle… Ve açıklama bitiyor, kadınlar İstiklal Caddesi’nde birkaç yüz metre yürüyebilmenin mutluluğuyla kucaklaşıyor. Sonra dağılmaya başlıyor… Taksim yolu kapalı olduğu için, Tünel’e doğru yürüyoruz. Ve derken… Bir polis anonsu, en yüksek perdeden: “Dikkat… Dikkat!.. Polis konuşuyor. Eylem son bulmuştur. Derhal dağılın!” Bir karmaşa oluyor, polisler hareketleniyor, kalabalık karışıyor. “Tamam, şimdi yine gazı yiyeceğiz!” diye düşünüyorum endişeyle. Hızlanıyorum, yine bir anons: “İstiklal Caddesi üzerindeki gruba sesleniyorum… Derhal dağılın!” Gayri ihtiyari hemen yanımda yürüyen polise dönüp, “Hangi grup?.. Kimleri kast ediyor? Yürüyoruz zaten işte. Taksim yönü kapalı. Nereden çıkacağız?” diye soruyorum. Tipime bakıp ne eylemciye ne de gazeteciye benzetiyor galiba… “Söyleyin arkadaşlara sizi geçirsinler barikattan” diyor… Koşar adım uzaklaşıyorum. Millet de panikle dağılıyor. Neden sonra öğreniyorum ki o anonstan hemen sonra 13 kişi gözaltına alınmış. Neden mi? Nedenini kimse bilmiyor. İşte, İsveçli kadınlardan bile daha mutlu kadınların yaşadığı bu ülkede, basın açıklamasında sorulan o sorulara verilen ilk cevap bu!



