Venezuela’da Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun yakalanarak yargılanmak üzere ABD’ye getirilmesiyle sonuçlanan saldırı, o kadar eşi benzeri görülmemiş yönler içeriyor ki artık içinden geçtiğimiz dönemin yeni kavramlarla anılmayı hak eden bir sıradışılık içerdiğini neredeyse şüpheye yer bırakmayacak derecede kesinleştiriyor. Operasyonun aleni bir haydutluk biçiminde icra edilmesinin yanı sıra Trump ve ekibinin akabinde yaptığı basın toplantısındaki sözler de bu dönemin karakterini filtresiz bir şekilde gözler önüne seriyordu. Açıklamanın başında “adet yerini bulsun” diye anlatılan narko-terörü önleme hikayesinin ardından Başkan Trump ve “adamları”, modern toplum yaşamını vahşi bir orman ortamından sürdürülebilir medeniyete taşımaya yönelik hiçbir değeri tanımadıklarını gizleme ihtiyacı dahi duymadan ilan ettiler: “Bu operasyonu dünyada hiçbir devlet yapamaz, biz yaparız”, “Venezuela’yı belirsiz bir süre biz yöneteceğiz”, “Venezuela’daki petrolü çıkarmak üzere şirketlerimiz ülkeye gidecek ve petrolü bundan sonra biz dağıtacağız”, “Oyun bitti; sırada Küba, Kolombiya ve Brezilya olabilir”.

Tüm bu şok edici cümlelerin ardından konuşmasının bir yerinde Trump, aylardır söylediği ve içinde yaşadığımız dönemin ruhunu ele veren bir cümleyi de tekrar etti: “Bizden çalınan petrolü geri alacağız”. Bir devlet, sınırları dışındaki doğal kaynakların kendisinden çalındığını nasıl iddia edebilirdi? Kastettiği şey Hugo Chávez döneminde petrolün kamulaştırılması, yani Venezuela petrolünün çıkarılması ve satışı üzerinde ABD şirketlerinin kurduğu tekelin sona erdirilmesiydi. O halde ABD müdahalesi yalnızca Maduro’ya karşı değil; esasında mezarındaki Hugo Chávez’e ve onun şahsında Latin Amerika’nın doğal kaynakları ve siyasal egemenliği üzerindeki ABD tahakkümüne karşı “halkçı” bir sosyal cumhuriyet fikrini öne süren “21. Yüzyıl Sosyalizmi”nin elde kalan ve halen emperyalizmin yağmacılığının önüne bazı sınırlar çeken kazanımlarına yapılmış sayılabilirdi. Trump’ın adamlarının sıradaki hedefler olarak Chavismo ile akraba sayılabilecek Lula’nın Brezilya’sını, Gustavo Petro’nun Kolombiya’sını ve sosyalist Küba’yı sayması; Latin Amerika’da Trump gericiliğinin taşeronları olan Arjantin Devlet Başkanı Milei ve Brezilya’nın bir önceki dönem başkanı faşist Bolsonaro’nun bu müdahaleye alkış tutması bu bağlamda anlaşılabilir.

Haydutların Zamanı

Venezuela’daki bu haydutluk; konjonktürel bir jeopolitik güç savaşı, uluslararası sistemdeki dengesizlik ya da ABD yönetimindeki pervasızlığın dışavurumunun ötesinde, içinden geçilmekte olan küresel karşı-devrim sürecinin uğraklarından birisi olduğuna işaret ediyor. Son bir yılda bu dergide yayımlanan yazılarda da sıklıkla dile getirilen uluslararası ya da küresel “karşı-devrim” teşhisi, bu kavram aktif bir “devrimci” sürecin bastırılmasını çağrıştırdığı için kimi zaman mevcut durumla uyumsuz addediliyor. Fakat “karşı-devrim” demek, mevcut zamanda ortaya çıkan devrimci bir halk hareketinin bastırılmasından ibaret değildir. Hatta “karşı-devrim”, ilerici bir toplumsal hareketin varlığında değil onun zayıflamasıyla, halk örgütlülüğünün savunmasız olduğu dönemlerde devreye girerek halk hareketinin bir kez daha ortaya çıkabileceği zeminleri yok etmek ve onun kazanımlarını iptal etmek üzere “geriye doğru” işler. Bu bağlamda, Trump yönetiminin Venezuela’ya müdahalesi, bu ülkedeki Chavismo’nun ABD emperyalizminin önüne sınırlar çeken kazanımlarının ortadan kaldırılmasına yönelik “geriye dönük” olarak işleyen bir karşı-devrim momenti olarak okunabilecektir.

Fakat son yıllarda pek çok “kırılma noktası” nitelemesini hak eden gelişmeler; her bir ülkede gemi azıya almış bir şekilde etki alanını genişleten faşizan-sağ hareketler ve iktidarlar, yani operasyonun genel bağlamı, bahsedilen karşı-devrimin zamansal-mekansal kapsamının çok daha geniş bir şekilde ele alınmasını gerektiriyor. Öyle bir süreç yaşanıyor ki geriye doğru işleyen karşı-devrim, yalnızca 2000’li yıllarda neoliberal talana tepki olarak ortaya çıkan ya da 2008 küresel ekonomik krizinin ardından kitleselleşebilen ilerici hareketleri toparlanamayacak biçimde püskürtmeyi hedeflemiyor. Aynı zamanda çok daha geriye giderek modern dönemin sınıf mücadeleleri içinde söke söke alınmış, insanlığa mal edilmiş ve kapitalist vahşetin önüne setler çekebilmiş tüm dünya tarihsel kazanımları tasfiye etmeye yöneliyor. Bugüne kadar halk hareketlerinin zorlamasıyla kabul görmüş, uzun yıllar korunmuş ve artık değeri sorgulanmadığı için kapitalizmle zorunlu bir ilişkisi olmadığı halde “burjuva değerleri” olarak damgalanmış ne varsa hedef alınıyor. Genel oy hakkı, ulusal kurtuluş mücadeleleriyle kazanılmış bağımsızlık fikri, kralların, padişahların ve tek adamların keyfi iradesine karşı verilen devrimci mücadelelerin ürünü olan cumhuriyetçilik, kamusal yararı gözeten yurttaşların birliği olarak halk egemenliği düşüncesi; üç yüzyıl geriye uzanan total bir karşı-devrimci saldırının konusu haline geliyor.

“Elimde kimsede olmayan bir güç var; istediğim yere girer, istediğimi ezer, istediğimi alırım ve beni sınırlayacak tek şey yalnızca bir diğerinin gücü olabilir” demek, “kendimi insanlığın ortak kazanımları ile sınırlamıyorum, kimsenin de sınırlamasını beklemiyorum” demektir ve bu anlayış Trump ile sınırlı değildir. Dünyanın her yerinde hukuk, kural ve etik tanımayan sağcı-şoven hareketlerin ve liderlerin yükselişi, zaten etki alanı hep sınırlı kalmış olan fakat bugün mutlak bir acz içerisindeki uluslararası örgütlerin artık varlık nedeninin ortadan kalkması, uluslararası hukukun delik deşik edilmesi; her bir alanı etkilemesi ve tüm dünyada etkisini göstermesi açısından “küresel bir karşı-devrim” sürecinin parçası olarak ele alınabilir. Bu süreci aynı zamanda küresel düzeyde bir faşistleşme süreci olarak da nitelemek önem arz ediyor; zira faşizmi ayırt eden şey böylesine yıkıcı, total ve hayatın her alanını hedef alan bir karşı-devrimci saldırı yoluyla sermaye sınıfının önündeki toplumsal engellerin aşılmasıdır.

Saldırı Ulus-Devlete mi?

Burada ince bir ayrımı ortaya koymak gerekir: Söz konusu karşı-devrim bugün bazı çevrelerce iddia edildiği gibi kategorik olarak “ulus-devlete” ve onunla ilişkili nosyonlara yönelik değildir. Hatta tersine, karşı-devrimci saldırı “ulus-devletler” tarafından, onun egemenlik ve güvenlik iddiası adına yapılmaktadır. Nitekim ‘Ulus-devlet’ ile demokrasi, cumhuriyet ve ‘halk egemenliği’ arasındaki zorunlu bağ, en azından on dokuzuncu yüzyıldan beri gitgide koparılmıştır; çünkü ‘ulus-millet’ düşüncesi, dışarıdaki ya da içerideki despotlara karşı bir halk mücadelesi olmaktan çıkarılıp, ırksal-etnik ve salt teritoryal bir aidiyet biçiminde tanımlanarak gericiler tarafından zapt edilmiştir. Bu açıdan saldırı, ulus-devlete değil kendisi üzerinde tahakküm kuranlara karşı birleşen halkın ortak iradesini ifade eden demokratik cumhuriyet fikrinin yaşadığı, bir direncin zeminini teşkil edebilecek tüm sahalara yönelik olarak işlemektedir. Bu saldırı bazı “ulus-devletlerin” egemenlik sahasını genişletirken, bazılarınınkini içerisinde böyle direnç unsurları barındırdığı için daraltabilir; ikincisi söz konusu olduğunda saldırı ulus-devlete değil onun egemen olduğu topraklardaki toplumsal, halkçı kazanımlara yöneliktir.

Total Karşı-Devrim

Bu karşı-devrimin mekanının tüm dünyaya, zamanının geriye doğru yüzyıllara ve etki sahasının siyasetten ideolojiye, kültüre kadar her yere uzanmasının, yani “total” bir nitelik taşıması kapitalizmin “yönetme” krizinin kendisinin de total ve derin olmasıyla ilgilidir. Başka bir yazıda daha belirtmiştim: Bu krizi öncekilerden farklı kılan şey, kapitalizmin bu son krizinin insanın gezegendeki varlığını neredeyse mümkün kılmayacak derecede yıkıcı bir görünüm arz etmesi. Ortaya çıkan doğa tahribatının sonuçlarını denetim altına alabilmenin ancak sermaye düzeninin temellerini sorgulamakla mümkün olması ve bunun beraberinde getirdiği ekolojik kriz; derinleşen toplumsal eşitsizliklerin ve yoksulluğun yol açtığı sonuçları yönetememekten kaynaklanan toplumsal kriz; sürdürülebilir, sistemli, kurumsallaşmış ve rıza üretmeyi mümkün kılacak bir birikim modeli inşa edilememekten kaynaklanan ekonomik kriz; tüm bu krizlerin tetiklediği huzursuzlukları sistem içinde soğurması beklenen kurumların işlemezliğiyle derinleşen siyasal kriz; toplumun tamamında kuşatıcı bir rıza üretebilecek sistem içi baskın bir ideolojik formasyon geliştirilememesinden kaynaklanan ideolojik kriz ve uluslararası rekabeti öngörülebilir ve yönetilebilir bir biçime sokamayan, istikrarlı bir dengeye yerleştiremeyen küresel düzen krizi. Söz konusu karşı-devrimci saldırı tam da bu bütüncül-total organik kriz bağlamında, artık geri basması çok da mümkün olmayan sermaye sınıfının ve onun siyasal temsilcilerinin yağmayı insanlığın sonunu külliyen getirmek pahasına fütursuz bir şekilde sürdürebilmelerinin önündeki tüm setleri kaldırmaya yöneliktir. Bu gidişatın sonu açıkça küresel bir savaş ve hatta onun ötesinde insanlığın gezegendeki varlığının sonlanmasıdır.

Barbarlık mı Sosyalizm mi?

Öte yandan, şunu da gözetmek gerekir: Kendi içinde rekabet halinde olan ama insanlığın ortak kazanımlarına saldırma konusunda ortaklaşan bu küresel “kara düzen partisi”, bu kadar fütursuz ve tekinsiz hamleler yaptıkları oranda ezilenlerin tepkilerini öngörebilme becerilerini de kaybetmekte; hayatın anlamını onurları, özgürlükleri, yurtları için “gücün” karşısında dimdik durabilme iradesinde bulan milyonlarca insanın varlığını küçümsemektedirler. “Kara düzen” partisini dünya çapında başımıza musallat eden nesnel durum, aynı zamanda onun karşısında dünyanın her yerini sarabilecek bir “sömürülenler cephesinin” varlığını da mümkün ve zorunlu kılmaktadır.

Bu noktada artık şu gerçeği açıkça ifade etmek gerekir. Bugün küresel ölçekte hedef alınan ve tasfiye edilmeye çalışılan insanlığın ortak kazanımları, tarihin hiçbir döneminde burjuvazinin lütfu olarak ortaya çıkmadı. Genel oy hakkı, cumhuriyetçilik, halk egemenliği, bağımsızlık fikri, emekçi sınıfların siyasal ve toplumsal hakları, kadınların ve ezilenlerin mücadelesiyle genişleyen özgürlük alanları; tamamı sosyalist, devrimci ya da en azından sermaye düzeninin sınırlarını zorlayan mücadeleler içinde kazanıldı. Bu kazanımlar, burjuvazinin siyasal gramerine ancak bu mücadelelerin basıncıyla, geçici ve çoğu zaman göstermelik biçimlerde dahil edilebildi. Bugün gelinen aşamada ise sermaye sınıfı bu “göstermelik” kabullere dahi artık ihtiyaç duymadığını açıkça ilan ediyor. İnsanlığın ortak kazanımları burjuva düzenin dilinden, hukukundan ve meşruiyet repertuarından bütünüyle çıkarılıyor.

Dolayısıyla Venezuela’da yaşananlar ya da dünyanın farklı bölgelerinde tanık olduğumuz faşizan saldırılar, yalnızca belirli rejimlerin ya da liderlerin keyfiliğiyle açıklanamaz. Ortada, sermaye düzeninin tarihsel olarak vermek zorunda kaldığı tüm tavizleri geri alma yönünde işleyen bütünlüklü bir karşı-devrimci hamle vardır. Bu tabloda “çıkış” sorusuna verilebilecek yanıt da ancak bu tarihsel gerçeklikten hareketle anlam kazanır. İnsanlığın ortak kazanımlarını savunmanın, bu mevzileri yeniden elde etmenin ve kalıcı hale getirmenin yolu, onları doğuran devrimci mücadele hattının yeniden inşasından geçmektedir. Bugün “ya barbarlık ya sosyalizm” formülü soyut bir slogan değil, insanlığın önüne konmuş son derece somut bir tarihsel seçenek anlamına gelmektedir.

(Bu yazı Ayrım.org'ta yayımlanmıştır)