2026 yılına girdik.
11. Yargı Paketi yürürlükte. İnfaz süreleri kısalıyor, denetimli serbestlik genişliyor. Yetkililer bunu “reform” olarak sunuyor. Peki kadınlar için ne değişti?
Cevap net: HİÇBİR ŞEY!
Kadınlar hâlâ öldürülüyor ve bu cinayetlerin büyük bir kısmı önlenebilirdi.
Pınar Gültekin davası, yargının bir kadının yaşam hakkından çok failin hangi indirimlerden yararlanacağını tartıştığını gösterdi. Hukuk, adaleti değil infaz hesabını konuştu.
Ayşe Paşalı defalarca şikâyet etti. Uzaklaştırma kararları vardı ama etkin müdahale yoktu. Devlet geç kaldı, Ayşe öldürüldü.
Başak Cengiz sokak ortasında katledildi. “Münferit” denildi.
Oysa kadın cinayetleri münferit değil, sistematik. Emine Bulut’un “ölmek istemiyorum” çığlığı hâlâ hafızalarda ama sistem değişmedi.
11. Yargı Paketi’nin en çok öne çıkan başlığı infaz rejimi ve denetimli serbestlik. Ancak gerçek bir denetim olmadan uygulanan her serbestlik, kadınlar için güvence değil, risktir. Elektronik kelepçeler ya takılmıyor ya da ihlaller yaptırımsız kalıyor.
Sorun cezaların uzunluğu değil; şiddetin önlenmemesi.
Her erken tahliye, her iyi hâl indirimi, şiddet geçmişi olan failler söz konusu olduğunda kadınlar için yeni bir tehdittir. İnfaz rejiminin yumuşatılması caydırıcılığı zayıflatmaktadır.
Mesele yeni paketler değil, bakış açısıdır.
Kadına yönelik şiddet bireysel değil, politik ve sistematik bir sorundur.
Açıkça söylüyoruz:
Kadınların yaşam hakkı pazarlık konusu değildir.
Failler için kolaylık, kadınlar için tehlikedir.
Meclis’e, Adalet Bakanlığına çağrımızdır:
Yasaları erkekleri rahatlatmak için değil, kadınları yaşatmak için yapın.
İnfaz rejimini fail için değil, mağdur için kurun.
Erken tahliye değil, erken müdahale.
Kadınlar ölürken reform olmaz.
Bir kadın daha eksilmeyene kadar mücadeleye devam.