TİP İstanbul Milletvekili ve Parti sözcüsü Sera Kadıgil, Ayrım'dan Yaren Selin Acar ve Sinem Yıldız'ın sorularını yanıtladı
- Dilovası’ndaki parfüm deposu yangını, kadın emeğinin ne kadar ucuz ve güvencesiz hale geldiğini acı bir biçimde ortaya koydu; üstelik bu iş cinayeti çok hızlı unutuldu. Bugün kadın emeği rejimini nasıl görüyorsunuz ve kadınların hayatını gerçekten dönüştürecek en acil üç sosyal politika talebi sizce ne olmalı?
Dilovası’ndaki parfüm deposu yangını, kadın emeğinin ne kadar ucuz, güvencesiz ve gözden çıkarılabilir hâle geldiğini acı bir biçimde ortaya koydu. Biri 65 yaşında, diğeri 16 yaşında iki insan birbirine sarılmış halde yanarak öldü; aslında ölmediler, öldürüldüler. Bütün şikayetlerine rağmen, günde 700-800 TL’ye çalıştırıldıkları koşullarda, tanesi 10.000 TL’ye satılan bir parfümün üretim zincirinde hiçbir güvenceleri olmadan hayatta kalmaya çalışırken yaşamlarını yitirdiler.
Bu tablo, yalnız Türkiye’de değil, dünyada da kadın emeği rejiminin geldiği vahşi evrenin somut göstergelerinden biri. Düzen öyle bir noktaya geçti ki, Can Atalay’ın da söylediği gibi, işçinin canı gerçekten “en ucuz, en kolay gözden çıkarılabilir kalem” olarak görülüyor. Kadınlar açısından bakınca, sermaye için adeta “bidonun dibinin dibi”: Çünkü hâlâ kadınların “asli işi”nin çalışmak, üretmek, kendini gerçekleştirmek değil; annelik olduğu varsayılıyor. Bu yüzden bir kadın çalışıyorsa, sanki “annelikten arta kalan zamanda” çalışıyordur. Nasıl ki “aslan kocası çalışıyordur” denilerek kadın emeği tali sayılıyorsa, kadınlar iş yaşamında da benzer biçimde en zor işe alınan, ilk işten çıkarılan oluyor. Üstelik aynı işi yapsalar bile her yerde daha az kazanıyor, daha zor yükseliyorlar.
Bunun yanında kadınlar, emeğin en görünmeyen tarafını da bütünüyle sırtlanmak zorunda kalıyor. “Görünmeyen emek sesini yükselt” derken bunun çok sağlam bir temeli var: Kadınlar hem toplumsal yeniden üretimin yükünü taşımak zorunda bırakılıyor hem de devletin yaşlılar için, engelliler için vermediği bakım hizmetlerini karşılıksız biçimde üstlenmekle yükümlü tutuluyor. Tek sebep kadın olarak doğmuş olmaları. Devletler de bu düzeni bütün gücüyle besliyor; çünkü bu eşitsizlikten kurulan kirli tezgâhtan besleniyor. Kadının güçlendirilmesine kişi başı günde 51 kuruş ayrılması bunun göstergesi. Günde üç kadının öldürüldüğü, öldürülen kadınların %84’ünün eşi, oğlu, kocası, kardeşi gibi aile bireyleri tarafından öldürüldüğü bir ülkede “kadının güçlendirilmesi” için hiçbir şey yapmayıp “aile yılı” ve “üç çocuk” diye yatıp kalkmak, meselenin tam da kalbini gösteriyor.
Verilere baktığımızda da tablo net: Her üç kadından yalnızca biri kayıtlı istihdamda. Bunu değiştirmek aslında ilkesel olarak çok basit; asıl zor olan devletin zihniyetini ve yapısını değiştirmek. Sosyal politika açısından acil üç talep soruyorsunuz:
Birincisi: Ücretsiz, bilimsel ve güvenli kreşler: Her mahallede, annelerin de en az babalar kadar özgür biçimde çalışma hayatına ve toplumsal hayata katılabileceği kamusal kreşler.
İkincisi ise yaşlı ve engelli bakımının devlet tarafından üstlenilmesi: Bakım yükünün hanelere ve kadınlara yıkılmasına son verilmesi.
Ve üçüncüsü, toplumsal cinsiyet eşitliği seferberliği ve buna uygun bütçeleme: Kapitalizmle birlikte toplumları pençesinde tutan ataerkiyle yüzleşmek ve hesaplaşmak; eğitimden sağlığa her alana yayılacak bir eşitlik politikası ve gerçek kaynak tahsisi.
- 2025’in ilk on ayında kadın cinayeti sayısı devlet verilerinde 217, kadın örgütlerinde ise 235–317 arasında. Bu veri farkını nasıl açıklıyorsunuz? Ayrıca Latin Amerika’da kadın cinayetlerinin arttığı, Avrupa’da aşırı sağın kadın haklarına saldırdığı ve Orta Doğu’da savaşın en ağır bedelini kadınların ödediği bugünkü tabloda, Türkiye’yi bu küresel şiddet haritasında nereye koyuyorsunuz?
Kadın cinayeti sayılarındaki farkı, kadın örgütlerinin devletten çok daha ciddi ve titiz çalışmasına bağlıyorum. Ne yazık ki özellikle “saray rejimi” ile birlikte öyle bir çürüme yaşıyoruz ki, rejim sanki “görmezsem, göstermezsem sorun yok olur” diye davranıyor. Sırf “istatistiklerde yüzde şu kadar düşürdük” cümlesini kurabilmek için, tıpkı TÜİK verilerinde gördüğümüz gibi, devletin herhangi bir kademesinde rakamlarla oynamaktan çekinmeyecek bir akılla yönetiliyoruz.
Bu saldırı yalnız Türkiye’ye özgü değil. Dünyanın her yerinde kadın hakları ağır bir saldırı altında ve bunu, genel bir karşı-devrimci dalgadan bağımsız okumak mümkün değil. Sadece kadın haklarına değil; işçi haklarına, LGBTİ+ haklarına, eşitliğe, özgürlüğe, demokrasiye çok ağır bir saldırı var. Dünyanın her yerinde “aklını kaçırmış” birtakım erkeklerin tek adam rejimleri, hepimizi telafisi çok zor, hatta imkânsız zararlara sürüklüyor.
Kadın hareketi de bu otoriterleşen, yer yer faşizanlaşan rejimlerin baş düşmanlarından biri. Çünkü toplumları kontrol altında tutmak için kadını kontrol etmeleri gerektiğini biliyorlar. Kadını sindiremezlerse istedikleri düzeni tam anlamıyla kuramayacaklarının farkındalar. Kadınların örgütlenmesinden, bilinçlenmesinden işçilerin, LGBTİ+’ların ve diğer tüm ezilen kesimlerin örgütlenmesinden korktukları kadar korkuyorlar. Türkiye’de rejimin siyasal İslamcı karakteri ise bu saldırıları hem şiddetlendiriyor hem de “kutsal aile” masallarıyla meşrulaştırıyor.
- 25 Kasım ve 8 Mart’ta kadınlara yönelik polis müdahaleleri beden ve hareket özgürlüğünü hedef alıyor; geçen yıl 25 Kasım’da sokağa çıkan kadınlara bu yıl, tam 25 Kasım öncesi dava açılması da dikkat çekici bir zamanlama. Bu tablo size iktidarın kadın hareketine yönelik nasıl bir kontrol ve gözdağı siyaseti kurduğunu düşündürüyor?
Bu tablo, önceki soruyla doğrudan bağlantılı. Geçen sene 25 Kasım’da 80’e yakın yoldaşımız, toplamda 150 kadın yaka paça gözaltına alındı; bütün geceyi nezarette, son derece haksız ve hukuksuz biçimde geçirdiler. Bu yıl da yetmemiş gibi, tam 25 Kasım öncesinde bu arkadaşlarımıza dava açıldığını öğrendik.
Hem 25 Kasım’larda hem 8 Mart’larda valilerin, hatta kimi ilçelerde kaymakamların bile, kendi kendilerine anayasayı askıya alır gibi eylem ve etkinlik yasağı koyabildiğini, bunu utanmadan yayınlayabildiğini görüyoruz. Kolluk kuvvetlerinin de bu anayasaya aykırı emirleri büyük bir şevkle uyguladığını görüyoruz.
Sebep çok basit: Toplumu kontrol etmenin anahtarını, kadını kontrol edip eve kapatmakta görüyorlar. Kadınların evde oturup sermayenin ihtiyaç duyduğu kadar, “en az üç çocuk” doğurmasını; yoksulluk içinde kendi imkânlarıyla büyütmesini; bu sırada da kocaya, devlete, başkana ya da herhangi bir otorite figürüne itiraz etmeyecek bir yere çekilmesini sağlayabileceklerini sanıyorlar. Bunun için kullandıkları araçlar da belli: Hukuksuz emirler ve “illegal hâle getirdikleri” yargı düzeni.
Ama bu yalnızca kadınlara yapılmıyor: Gazeteciler, avukatlar, siyasetçiler, sokak röportajı verenler… Kısacası sesini çıkaran, itiraz eden, yurttaş olduğunu unutmayan herkese yargı sopasıyla, polis copuyla saldırarak toplumun tamamını sindirebileceklerini sanıyorlar. Belli ki ya tarih bilmiyorlar ya da kadınları hiç tanımıyorlar.
- Bir yanda ‘aile’ ve ‘korunan kadın’ söylemi var, diğer yanda kadınlar hem kamusal alanda hem evde güvencesiz ve şiddete açık bırakılıyor. İstanbul Sözleşmesi’nden tek gecede çıkılmasıyla birlikte düşündüğünüzde, bir avukat olarak bu çelişkiyi ve sözleşmeden çıkış sürecinin hukuki- siyasal anlamını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış sürecini “hukuki” olarak değerlendirmem; çünkü hukuki falan değildi. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde oybirliğiyle kabul edilmiş, kanunla onaylanmış bir sözleşmeden; saray rejimine geçişle birlikte, bir gecede, tek bir erkeğin sözüyle çıkıldı. Bu bir faciaydı.
Bu hamle, sürüp giden bir cins kırımı karşısında devletin en nazik tabiriyle “görmezden geleceğini” dosta düşmana ilan etmekti. Recep Tayyip Erdoğan bu hamlesiyle şunu söyledi: “Kadınlar üzerinde kurulan tahakküm artık resmi politikamızdır” Çünkü İstanbul Sözleşmesi’nin özü şudur: Devletler toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle mücadele etmeye söz verir, bunu taahhüt eder. Türkiye bu taahhüdünden vazgeçti.
Bunun en somut etkisi de kadın hareketinin büyük emekle dönüştürdüğü zihinlerin hızlıca “fabrika ayarlarına” dönmeye başlaması oldu. Poliste ve yargıda şunu daha sık duymaya başladık: “İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldı, artık o öyle değil avukat hanım.” Kadına yönelik şiddet dosyalarında çalışan avukatlara “bunu ne kadar sık duyuyorsunuz” diye sorun; size anlatacaklar.
- Tüm baskıya, polis şiddetine, işten atmalara ve yargılamalara rağmen kadın mücadelesi hâlâ güçlü bir toplumsal hareket. Sizce bu direncin kaynağı nerede? Ve 25 Kasım’ın ertesi gününü de düşünürsek, kadın hareketinin emek hareketi ve diğer toplumsal muhalefetle kuracağı ittifaklar açısından önümüzdeki dönemin en kritik eşiği sizce neresi?
Bu direncin kaynağı bence bir mecburiyet: Var olma, insan olma, yurttaş olma mecburiyeti. Başka kadınlara, kız çocuklarına ses olma; “yurt” olma mecburiyeti.
Evet, Türkiye’de polis şiddeti var; işten atılma, hayatıyla oynanma, hapis riski var. Örneğin Afganistan’a bakalım: Orada sokağa çıktığınızda doğrudan asılma riski var. Buna rağmen kadınlar “biz varız” diyor. Taliban’a karşı eğitim hakları için sokağa çıkabiliyorlar. İran’da Mahsa Amini cesaretiyle sembolleşiyor, yüz binlerce kadın sokakları rejime dar ediyor. Üstelik kadınlar bunu başlarına neler gelebileceğini çok iyi bilerek yapıyorlar. Çünkü yapmak zorundalar.
Ben de bunu her gittiğim yerde söylüyorum: “Korkmuyor musun?” diye soruyorlar. Korkuyorum elbette. Korktuğum şeyler oluyor. Ama ben sustum diye Karaman’da, Erzurum’da, İstanbul’da bir kız çocuğunun başına gelebilecekler, benim başıma gelebileceklerden daha çok korkutuyor beni. O yüzden, biz bugün elimizde ne kadar özgürlük varsa, bizden önceki cesur kadınların mücadelesine borçluyuz; bizden sonraki kadınlar için de sesimizi yükseltmeye mecburuz ve yükseltiyoruz.
Evet kadın hareketi dalgalanıyor; kimi zaman yükseliyor, kimi zaman düşüyor. Eylemler belki istenen kadar kalabalık olmuyor. Ama yasak kararlarına, metroların kapatılmasına, gözaltılara, davalara rağmen binlerce kadın sokak aralarından fırlıyor ve “buradayız, biz varız, bu mücadeleyi bitiremezsiniz” diyor. Çünkü bunun ne kadar kıymetli olduğunu biliyoruz. Ve bu, bugün erk sahibi olan erkeklerin anlayamayacağı kadar anlamlı bir mücadele.
- 25 Kasım’da farklı illerdeki eylemlerde “Aile Yılı”, 11. Yargı Paketi ve Dilovası’ndaki iş cinayetine ilişkin pankartların öne çıktığını; buna yoğun polis varlığı ve gözaltıların eşlik ettiğini gördük. Bu tablo size, kadın hareketinin bugün hangi ortak talepler çevresinde birleştiğini ve önümüzdeki dönemde mücadele hattının hangi yönde ilerlemesi gerektiğini düşündürüyor? Yerel örgütlenmeyi güçlendirmek ve ülke çapında sürekliliği olan bir ortak hat oluşturmak açısından buradan hangi sonuçları çıkarıyorsunuz?
Bence bu tablo çok net bir şeyi söylüyor: Kadın hareketi bugün “tek bir başlık” etrafında değil, aynı şiddet rejiminin farklı yüzleriyle aynı anda kavga ediyor. “Aile Yılı” pankartı, iktidarın kadınları yeniden eve kapatma ve bakım emeğini daha da görünmezleştirme projesine karşı bir itiraz. 11. Yargı Paketi, adaletin ve hukukun erkek şiddetini sınırlandırmak yerine çoğu zaman ona alan açan, caydırıcılığı zayıflatan bir hatta ilerlediğine dair bir alarm. Dilovası ise emeğin güvencesizliğiyle kadınların yaşam hakkının nasıl iç içe geçtiğini en çıplak haliyle gösteren bir iş cinayeti: Orada kadınlar hem “işçi” olarak hem “kadın” olarak iki kere gözden çıkarılabilir ilan ediliyor.
Bu yüzden bugün kadın hareketinin ortaklaştırdığı talepler bence üç ana damar üzerinden birleşiyor:
Birincisi yaşam hakkı ve şiddetsiz yaşam: İstanbul Sözleşmesi’nden fiilen vazgeçen bir devlet aklına karşı, koruma mekanizmalarının gerçek işlemesi, cezasızlığın bitmesi, kolluğun ve yargının “aileyi koruma” bahanesiyle şiddeti normalleştirmemesi talebi.
İkincisi ekmek hakkı ve güvenceli emek: Kadınların güvencesiz, düşük ücretli, kayıt dışı çalışmaya mahkûm edilmesine; iş cinayetlerinin “kader” diye üzerinin örtülmesine karşı, sendikal haklar, iş güvenliği, insanca ücret ve kamusal bakım hizmetleri.
Üçüncüsü özgürlük ve kamusal alan hakkı: 25 Kasım’da, 8 Mart’ta sokakta slogan atmanın, yürüyüş yapmanın suç gibi gösterilmesine; polis kuşatmasına, gözaltı rutinine, metroların kapatılmasına karşı “sokak bizim” diyen bir yurttaşlık ve beden politikası.
Kadın hareketi emeği, şiddeti ve özgürlüğü aynı cümlenin içinde kurmaya devam etmeli. Yani “Aile Yılı”nı sadece ideolojik bir dayatma olarak değil, aynı zamanda ekonomik bir proje olarak teşhir etmeli: Bakım hizmetlerini kamusallaştırmayan, kreş açmayan, kadın istihdamını güvencesiz esnekliğe mahkûm eden; üstüne bir de şiddeti görmezden gelen bir rejim… Bu bütünlüğü kurduğunuz anda kadın hareketi sadece “kadın meselesi” konuşmuyor; memleketin rejim meselesini konuşuyor.