İrfan Değirmenci’nin son kitabı “Anne Bir Sabah İyiler Kazanacak” üzerine ve buradan yola çıkarak; "Kim bu iyiler, neredeler?" sorularından başlayıp, birlikte sorgulayarak içimizde kısa bir yolculuğa çıkalım mı?

Katıldığım kitap söyleşisinde Değirmenci: “Her insanın içinde hem iyi var hem kötü vardır. Kazanmak istiyorsak içimizdeki iyiyi büyütmeliyiz.” diyerek beni bir sorgulayışa sürükledi. Gelin birlikte içsel bir yolculuğa çıkalım. Gerçekten öyle mi? Hepimizin içinde her iki duygu da var mı? Hayatta hiç kötülük yapmadan, bu duyguya teslim olmadan yaşamak mümkün mü? Değirmenci’nin iyi olarak kalmak istesek de etrafımızı saran kötülükten azade yaşamın zorluğuna vurgu yapmak istediğinde sanırım hemfikir olabiliriz. Yoksa bu iyi bu kötü diye insanları ikiye ayırarak mı bakmalıyız meseleye. Mesela bir katil içinde iyilikte barındırıyor mu? Ya da bir gün bir yerlerde o da az da olsa iyilik yapmış mıdır? Kime iyi kime kötü diyebiliriz? Mesela 23 yıllık iktidardakiler de bazen diyor ya, “hiç iyi yaptıklarımızı görmüyorsunuz” diye. Şahsen iyiliklerine pek rastlamadım ama diyelim ki iyi şeyler de yaptılar bu onları aklamaya yeter mi? İyiler arasına sokar mı?

Meseleyi sorularla boğdun diyorsanız. Biraz netleştirelim. Birine verdiğimiz acı kalıcıdır. Sizi affetse de acı kalır. Bir daha hiçbir şey aynı olmaz.

Bir baba boşanma aşamasında olduğu eşine belki sadece acı vermek, cezalandırmak için iki çocuğunu öldürdü. Bu baba bir zamanlar belki çocuklarını çok sevmişti. Bir zamanlar iyi olan bu baba şimdi kötülüğe mi yenik düştü. Toplumsal rolünü oynamasında ısrar ettiğimiz babanın günahına bizde ortak olmadık mı? Öyleyse böyle toplumsal boyutu olan bir kötülük karşısında hepimizin iyiler karnesi eksiye düşmedi mi? Evlat acısıyla mahvolmuş annenin yanında mısınız? Yoksa faili değil yine kadını suçlayacak şeyler mi buldunuz. O zaman kötüler safına geçtiniz. İyilerde kalmak mı istiyorsunuz? O zaman kendi hakikatimizle yüzleşmeliyiz. Bir kötülük karşısında susuyorsak bahanelerimizin hiçbir gerçekliği yoktur. Tarafını seçmişsindir. Arada yaptığın vicdan temizlemelerimiz bizi kurtaramaz.

Kitaba geri dönersek, birçoğumuzun kendi olabilme halimizin izdüşümü. Değirmenci kendi kimliğiyle yaşama hakkını savunuyor. Kim istemez ki kendi gibi olmak. Değirmenci cinsel yönelimini açıkladığı günden beri çeşitli linçlere maruz kaldığını ifade etti. Kitabında da kendi hayatından kesitlerle cesurca kendi olma özgürlüğünün peşinde koşuyor. Eğer toplumsal rolünüzü oynamıyorsanız, öteki oluveriyorsunuz. Rolünü oynamayı reddeden kadınlar, LGBTİ+’lar bu dünyanın ötekileri. LGBTİ+’lar için bir de cinsel tercihi diyorlar ya bazen. Başına bunca dert, baskı, şiddet vb. geleceğini bile bile kim bunu tercih eder. Tercih değil yönelim diyor Değirmenci. Dolayısıyla özenilerek olunacak bir şeyde yok ortada. Ama faşizm aynılığı sever. Herkes aynı olmalı çünkü aynılara kolay hükmedilir. Faşizm eşitsizlikten ve ötekine, bilinmeze duyduğumuz korkudan, cehaletten beslenir.

Değirmenci Gezi de yaptığı doğru habercilik sonrası işsiz kalıyor. 2017’de söylediği “hayır” ile Değirmenci’nin hayatı değişiyor. O güne kadar kısmen gördüğü baskılar şiddetini arttırıyor. Artık büyüyen kötülükle tek başına mücadelenin mümkün olmadığının farkına varıp örgütlü mücadele etmeye karar veriyor. Türkiye İşçi Partisi’ne bir mektup ile başvuruyor. İsterseniz çay yapabilirim, isterseniz masa başı bir görev; uygun gördüğünüz yerde sizle mücadele ederim diyor. Bugün hala Türkiye İşçi Partisi’nin PM üyesi olarak mücadeleye omuz veriyor.

Değirmenci’nin kitaptaki “Ben Anlatayım da Sen Yine Sev ya da Sevme” şiirinden bir dörtlükle bitirelim.

“Ezber bozmak için buradayım biraz da

Bu hayatı tersyüz etmek için

Kim bilir belki tersi düzünden daha yaşanırdır

En azından birçoğumuz için...